Türkiye bugün tarihinin en kritik eşiklerinden birindedir. Etrafımızdaki yangın, artık uzaktan izlenen bir kriz değil; kapımıza dayanmış, hatta içeriden büyüyen bir tehdittir. İran’daki çözülme, Suriye’nin parçalanışı, Lübnan’ın çöküşü, Filistin’in göz göre göre yok edilişi ve Türk dünyasının sistemli biçimde yalnızlaştırılması aynı senaryonun farklı sahneleridir. Buna rağmen içeride hâlâ “denge”, “ılımlılık” ve “pragmatizm” masalları anlatılmaktadır. Oysa gerçek nettir: Türk devleti geri çekilmekte, Türk milleti ise uyutulmaktadır.
İran’da yaşananlar bir özgürlük hikâyesi değil, devletlerin nasıl içeriden çökertildiğinin ders kitabıdır. Etnik fay hatları, mezhep ayrışmaları ve ekonomik baskılarla bir ülke adım adım etkisizleştirilir. Aynı reçete Irak’ta uygulandı, Suriye’de başarıyla sonuçlandı. Bugün İran, yarın başka bir ülke… Sıranın kime geleceği ise gizli değildir. Ateş çemberinin tam ortasında olan Türkiye, bu tabloyu hâlâ “dış gelişme” olarak okumaktadır. Bu, ya ağır bir basiretsizliktir ya da bilinçli bir teslimiyettir.
Suriye meselesi, iktidarın tarih önünde en ağır sınavlarından biridir. Türkiye’nin güneyinde fiilen kurulan terör koridoru, artık inkâr edilemez bir gerçektir. Buna rağmen sınır güvenliği söylemde kalmakta, masada ise Türkiye sürekli geri plana itilmektedir. Devlet otoritesinin yok edildiği bu coğrafyada, Türkiye’ye biçilen rol “yük taşıyan ama karar vermeyen” ülke olmaktır. Bu tablo, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin ruhuyla taban tabana zıttır.
Filistin’de yaşananlar ise sadece bir insanlık dramı değil, aynı zamanda küresel düzenin ikiyüzlülüğünün ilanıdır. Çocuklar öldürülürken susanlar, yarın Türk coğrafyasında yaşanacaklara da susacaktır. Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Gücü olmayanın hukuku da olmaz. Bugün Filistin’e reva görülen sessizlik, yarın Türk milletine yöneltilirse şaşırmamak gerekir.
Türk dünyası meselesi ise belki de en acı olanıdır. Aynı dili konuşan, aynı tarihi paylaşan milletler, küresel güçlerin çıkar hesaplarına kurban edilmektedir. “Stratejik ortaklık” adı altında Türk devletleri birbirinden uzak tutulmakta, ortak bir siyasi irade doğmadan boğulmaktadır. Oysa Atatürk, daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk dünyasını bir hayal değil, uzun vadeli bir devlet politikası olarak görmüştür. Bugün ise bu miras, diplomatik nezaket uğruna rafa kaldırılmıştır.
Asıl tehlike, tüm bunlar yaşanırken içeride izlenen siyasetin Türk kimliğini aşındırmasıdır. Millî devlet fikri sulandırılmakta, Türk milleti “eşit parçalardan oluşan bir topluluk” gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşım, doğrudan doğruya Cumhuriyet’in kurucu felsefesine meydan okumaktır. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, bugün bilinçli şekilde çarpıtılmakta ya da görmezden gelinmektedir.
Türkler için siyaset artık bir umut değil, bir kabusa dönüşmüştür. Devlet ciddiyeti yerini günü kurtaran hamlelere, millî duruş yerini oyalayıcı söylemlere bırakmıştır. İktidar, Türk milletinden sabır isterken; milletin geleceğini garanti altına alacak bir vizyon ortaya koyamamaktadır. Bu, yönetmek değil, ertelemektir.
Türkiye’nin kurtuluşu; ne küresel güçlerin onayındadır ne de içi boş sloganlardadır. Kurtuluş, Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine geri dönmekle, Türk kimliğini siyasetin merkezine yeniden koymakla ve devlet aklını şahsi hesaplardan arındırmakla mümkündür. Türk devleti ya yeniden kurucu iradesine dönecek ya da çevresindeki devletler gibi yavaş yavaş etkisizleştirilecektir.
Bugün susmak, yarın yok sayılmaktır. Bugün itiraz etmemek, yarın dayatılanı kabul etmektir. Türk milleti tarih boyunca teslim olmadı. Cumhuriyet de korkaklar tarafından kurulmadı. Bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey; uzlaşmacı bir dil değil, net bir millî duruş, açık bir hesaplaşma ve Atatürk’ün çizdiği rotaya tereddütsüz dönüştür.
Çünkü bu topraklarda hâlâ bir gerçek değişmemiştir:
Türk devleti güçlü değilse, kimse güvende değildir.
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE

