Türkiye’de “Açılım” adı altında yürütülen politikalar, bir dönemsel tercih olmanın çok ötesinde, Türk devlet geleneğiyle açık bir hesaplaşmayı temsil etmektedir. Bu mesele, ne yalnızca güvenlik politikasıdır ne de dar anlamda bir demokrasi tartışmasıdır. Asıl soru şudur: Türkiye, kendi kurucu kimliğiyle yoluna devam edecek midir, yoksa onu askıya alarak belirsiz bir siyasal zemine mi sürüklenecektir?
Bu soruya cevap vermeden açılımı savunmak, fikrî değil; kaçamak bir tutumdur.
Devlet Aklı Nedir, Ne Değildir?
Merhum Erol Güngör, Türk devlet geleneğini “devamlılık gösteren bir zihniyet sistemi” olarak tanımlar. Bu sistemin temelinde güçlü merkezî otorite, ortak kimlik ve devletin kutsallığı fikri vardır. Devlet, bireysel niyetlerden ve geçici siyasi hesaplardan bağımsız olarak varlığını sürdürmek zorundadır.
Açılım süreci ise bu sürekliliği kırmıştır. Devlet, ilk kez kendi meşruiyet sınırlarını tartışmaya açmış; terörle arasındaki mesafeyi belirsizleştirmiştir. Bu durum, Güngör’ün deyimiyle bir “medeniyet krizinin” siyasal alana yansımasıdır.
Türk Kimliği ve Kurucu İrade
Ziya Gökalp, milleti “dil, kültür ve ülkü birliği” olarak tanımlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi de bu anlayış üzerine oturur. Buna rağmen son yıllarda Türk kimliğinin siyasal söylemden bilinçli olarak çekildiğini, hatta kimi zaman problemli bir kavram gibi sunulduğunu görüyoruz.
Bu yaklaşım, demokratikleşme değil; kurucu iradenin inkârıdır.
İbrahim Kafesoğlu’nun açıkça ifade ettiği gibi, Türk devlet geleneğinde millet ve devlet birbirinden kopuk değildir. Devleti kimliksizleştirmek, milleti siyasetsiz bırakmak demektir. Açılım süreci, tam olarak bu kopuşu üretmiştir.
Tarihsel Hafıza ve İhanet Meselesi
Türk siyasi tarihinde “ihanet” kavramı, hamasi bir söylem değil; tarihsel bir gerçekliğin adıdır. Atsız’ın sert üslubunun arkasında yatan temel kaygı da budur: Devletin içerden zayıflatılması.
Osmanlı’nın çözülüş sürecinde, iyi niyetle verilen her tavizin nasıl bağımsızlık taleplerine dönüştüğü bugün arşivlerde açıktır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan isyanlar da, merkezi otoritenin sorgulandığı her anın nasıl kriz ürettiğini göstermiştir.
Açılım süreci, bu tarihsel hafızayı yok sayarak yürütülmüştür.
Türk Dünyası Söylemi ve Tutarsızlık
Bir yandan Türk dünyasından söz edip, diğer yandan Türk kimliğini içeride tartışmalı hale getirmek, ciddi bir zihinsel çelişkidir. Mümtaz Turhan’ın vurguladığı gibi, kalkınma ve liderlik, ancak kültürel özgüvenle mümkündür.
Kendi kimliğinden çekinen bir siyasal akıl, ne içeride birlik sağlayabilir ne de dışarıda öncülük edebilir. Türk dünyası, güçlü ve net bir merkez ister; kimliğini müzakere eden bir ülke değil.
Bölünme Süreci: Sessiz ve Hukuki
Cemil Meriç, en büyük tehlikenin “fark edilmeden gelen” olduğunu söyler. Bölünme de böyledir. Önce dil değişir. Sonra kavramlar yumuşatılır. Ardından “istisnai düzenlemeler” normalleştirilir.
Bugün açılım adı altında savunulan pek çok adım, bu sürecin parçalarıdır. Hiçbiri tek başına yıkıcı görünmez; fakat toplamda devletin omurgasını zayıflatır.
Türk devlet geleneği, romantik siyasetle değil; tarih bilinciyle ayakta kalmıştır. Devlet, iyi niyetle değil; kararlılıkla yaşar. Açılım süreci, bu kararlılığı zedelemiş; devletin kendisini savunma refleksini törpülemiştir.
Bu eleştiriyi yapmak, düşmanlık değil; sorumluluktur. Çünkü mesele bir hükümet meselesi değil; Türk devletinin devamı meselesidir.
Ve tarih, devletini tartışmaya açanları değil; onu ayakta tutanları haklı çıkarır.

